28 Şubat 2011 Pazartesi

Yazar Ayşe Kulin'in Yazma Serüveni

İlk yirmi yılım kayıp

Her şeyden önce, beni bu kitapları kaleme almaya iten temel neden “Veda” ve “Umut”u tamamlamaktı. Çünkü bu kitaplarda, Osmanlı’nın çöküşü ve ardından Cumhuriyet’in ilk 20 yılını, kendi ailem üzerinden anlatmıştım. “Hayat” ve “Hüzün” kitaplarımda ise, benim hayatımdan çok ya da en azından benimki kadar, Türkiye’nin hayatı da var. Bir tür saç örgüsü gibi örülmüşüz. Ben bu kitaplarda, tarihi kendim ve ailem üzerinden anlattım. Otobiyografi olsalardı, bir 30 sene daha yazmalıydım ve kendimle ilgili her şeyi anlatmalıydım. Oysa ben burada, bende en çok iz bırakanları kaleme aldım.

Gerek kendinize gerek Türkiyeye dair anlatmak istediklerinizin tamamını anlatabildiniz mi peki?
6-7 Eylül’ü, darbeleri ve darbelere giden günleri anlatmak istiyordum siyasi açıdan, o olayları yeterince anlatabildim mi bilmiyorum. Türkiye’de adalet mekanizmasının hiç işlemediğini, hukukun olmadığı bir ülkede yaşamanın bana çektirdiği acıları anlatmayı çok istedim. Kitapta hayatımın kimse tarafından bilinmeyen yönlerini yazdım ama yazmadığım çok daha çirkin şeyler de vardı aslında. Onları yazmadım çünkü ucu başka insanlara dokunuyordu ve o başka insanlar halen yaşıyor. Çocuklarım çok hırpalandılar, o ilişkide de anlatmadığım çok şey var mesela. Bir de yazar olma sürecimi yazmayı unutmuşum, bunu sonradan fark ettim.

Daha önce kaleme aldığınız, Türkan Saylanı anlatan Türkan adlı kitabınız dizi haline getirildi. Son dönemlerde pek çok edebiyat eseri de dizi olarak uyarlanıyor. Bu uyarlamalara yaklaşımınız ne yönde?
Bir edebiyat eseri dizi haline getirildiğinde illa ki eserden kopmalar, farklılıklar olacaktır; bunu göze almak lazım. Her hafta 90 dakikalık bir dizi, adeta bir film yapılıyor, bu nedenle uyarlanan eserler illa ki sulanacaktır. Diğer yandan edebiyat eserlerinden televizyon dizisi yapılmasının da iki önemli getirisi var. Birincisi, daha önce kitap okumamış insanlar, dizi sayesinde kitap okuyor. Benim eski kitaplarım örneğin, dizi haline getirildikten sonra ortalama 20 kere daha basıldı.

Yıllardır tartışılır durur, Türkiyede kitap okunmuyor diye. Türkiyeye kitap okumayı sevdirmenin yolu dizilerden geçiyormuş öyleyse?
Evet, öyle görünüyor. Dizi seyircisi, dizinin sonunu bir an önce öğrenmek uğruna kitabı alıp okuyor ve bir de bakıyor ki aslında kitap okumak o kadar da sıkıcı bir şey değilmiş, hatta eğlenceliymiş bile. Diziler aracılığıyla da olsa, kitap okumanın keyfini keşfetti insanlar, kendilerine hiçbir görsellik dayatılmadan, hayal güçleri ile kendi karakterlerini, kendi hikâyelerini yaratmanın keyfini...
 
Bugün teknoloji, edebiyat alanında da bir hayli ilerlemiş durumda. Artık e-kitap konusu üzerinden sıcak tartışmalar yapılıyor. Siz de dokunmadan olmaz diyenlerden misiniz?
Tabii, benim yaşımda bir insanın e-kitabı benimsemesi kolay değil çünkü ben kitapla büyüdüm. Kitabın kokusunu ve dokusunu seviyorum ve referans kitap olarak kütüphanemde duruyor. Diğer yandan hayır da diyemem çünkü dönem de değişiyor ve e-kitaba da adapte olmam gerekiyor.

Korsan kitaba karşı verdiğiniz mücadele ile de tanınan bir yazarsınız. Korsana son verme amacıyla mavi mürekkeple basılmış kitaplarınız yayımlandı. Bu yöntem etkili oldu mu?
Hayır, etkili olmadı. Korsana darbe vuracak olan, korsanı cezalandırmaktır! Halen korsana kesilen cezalar çok yetersiz. Bir de unutulmaması gereken, korsan yalnızca kitabı kaleme alan yazarı değil, içerisinde yazar adayları da olmak üzere pek çok kesimi etkiliyor. Örneğin, son yıllarda yayınevleri, korsanın kendilerine vurduğu darbe nedeniyle yeni yazarların kitaplarını basmak istemiyorlar. Dolayısıyla daha fazla geç kalmadan, korsana gerekli cezayı vererek bu hırsızlığa bir son vermek gerekiyor. Beni en çok üzen, korsan örneğinden de anlaşılabileceği gibi, Türkiye’nin ahlak anlayışındaki değişim.

Yazarlık süreciniz nasıl gelişti?
Ben çok uzun zaman, hiçbir yayıncıya hiçbir kitabımı okutamadım. Laf olsun diye söylemiyorum, ciddi anlamda okumadılar. Örneğin, bir öykümü ciddi bir yayıncıya götürdüğümde bana “Bunlardan bir şey olmaz” deyip geri gönderdi. İki gün sonra da, söz konusu öykümün Haldun Taner Ödülü’nü kazandığı haberi geldi. Ertesi yıl da Sait Faik Ödülü’nü kazandı aynı öykü. Dolayısıyla Türkiye’de, benim 20 yılımı yemiş bir yayıncı zihniyeti var. Bazıları, “İsabet olmuş, zaman içinde olgunlaşıyorsun” diyorlar ama diğer yandan da yazarın ilk dönemlerdeki coşkusu ve heyecanı var! Benim kitaplarım duyulduğunda, ben tanındığımda, 50 yaşımı geçmiştim.

O yılların acısını çıkarma duygusu var mı? Yeni fikirleriniz, projeleriniz hazır mı?
Benim her zaman bir sonraki projem hazır olmuştur. Bu yayıncılar yüzünden yazarlıktaki 20 yılım kayıp. Evet, o kadar çok yıl kaybettim ve o kadar az zamanım kaldı ki artık acelem var ve o yılların acısını çıkarmak istiyorum. ‘Veda’nın devamını getirmek istiyorum. Oradaki karakterlerin akıbeti merak ediliyor, bu yüzden yazmak istiyorum. Bir de hayatımdaki komik olayları derleyip yazmak istiyorum. ‘Komik’ olana ihtiyaç duyulduğunu hissediyorum. Ama bir de şöyle bir şey var: Ben biraz Ayşe Kulin’den sıkıldım. Belki insanlar da sıkılmıştır.

Kaynak: Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...